1950-1960 yılları arasında Demokrat Parti'nin iktidarda olduğu dönemde en çok tartışılan konulardan biri neydi biliyor musunuz? Ulusal egemenlik konusu… İktidar ve yandaşları egemenliğin tek kaynağının ulusun iradesi olduğundan hareketle, ulusumuz mademki seçim yoluyla egemenlik hakkının kullanımını bize vermiştir. Öyleyse, ulus adına çıkardığımız her yasa, ulusun iradesini yansıtmaktadır. Bu yasalara karşı çıkmak ulusal iradeye karşı çıkmaktır.
Yukarıdaki mantığın sonucu olarak da zamanın başbakanı bu doğrultuda TBMM'ye "Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz," diyebilmiştir.
Bu mantık her alana hakim olmuş, istenilen kararı vermeyen yargı mensupları oradan oraya sürülmüş, Üniversite profesörlerine "Kara cüppeliler" denilerek onlarla alay edilmiş, üniversiteler tam bir baskı altına alınmıştır.
O zaman kurumun adı henüz TRT değildir. Yalnızca Türkiye Radyoları yayındadır. O günkü kurum muhalefetin deyimiyle "iktidarın borazanı" haline getirilmiştir. İktidarın her eylemi göklere çıkarılmakta, muhalefetin adı, sadece yerden yere vurmak için ağza alınmaktadır. Radyolar sabahtan akşama zamanını, iktidarın kurduğu "Vatan Cephesi"ne katılanların adını saymakla geçirmektedir.
İktidara boyun eğmeyip yalnızca yasalarla hareket etmek isteyen memurlar, oradan oraya sürülmekte, hatta meslekten çıkarılmaktadır. Danıştay'a dava açarak hak arama yolu yoktur.
Bir noktada iş çığırından çıkmış, Kuvvetler ayrılığı ilkesi hiçe sayılarak iktidar milletvekillerinden kurulan, adına "Tahkikat Komisyonu" denilen kurul, yargı erkini üzerine alıp muhalefet milletvekillerini sorgulayıp yargılamaya, hatta hapsetmeye başlamıştır.
İşte buraya kadar anlatılanlar, yeni nesillerin kitaplarda okuduğu, bizlerin ise on yıl içinde yaşadıklarımızın kısa özeti… Amacım da artık bir tarih olan Demokrat Parti'yi kötülemek değil yaşananlardan ders çıkarmak…
Sonunda hiç istenmeyen olur, iktidar bir askeri darbeyle devrilir.
Kurucu meclisin hazırladığı 1961 Anayasası, Sanki bu on yılda yaşananlara bir yanıt gibidir.
Hukukun üstünlüğü ilkesi yeni anayasaya egemen olmuş. Türkiye Cumhuriyeti " Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti" olarak yeniden tanımlanmıştır. Elbette egemenlik ulusundur ama meclisin çıkaracağı yasalar hukuka uygun olmak zorundadır. Meclis iradesi hukukun üstünde değildir. Bu temel anlayışla yeni anayasada "Anayasa Mahkemesi" yer almış, çıkarılan yasaları hukuka uygunluk açısından denetlemeye başlamıştır. TRT kurumuna ve üniversitelere özerklik tanınmıştır.
Memurlar hükümetin, icra organının kölesi değil, devletin yasalarını uygulamakla yükümlü kişiler olarak değerlendirilmiş, icranın haksız uygulamalarına karşı Danıştay'a başvurma hakkı elde etmişlerdir. Sözün kısası 1961 anayasası dünyanın en modern anayasalarından biri olarak ortaya çıkmıştır. Ne yazık ki bu anayasaya ulusça sahip çıkamadık. Daha sonraki askeri darbe dönemlerinde "Bu anayasa millete bol geliyor." Denilerek kırpılıp kuşa çevrildi.
Bütün bu yaşananlardan gelip geçen neredeyse 50 yıllık dönemde çok şeyler öğrendiğimiz sanılır değil mi? Ne gezer…
"Benim oğlum bina okur, döner döner (gina)yine okur." Misali tüm bu öğrendiklerimizi unutup her iktidar döneminde gene aynı kısır döngüye giriyoruz.
Anayasa mahkemesinden dönen her yasanın arkasından gene başbakanlar, başbakan yardımcıları, bakanlar iktidar yandaşları tutturuyor. "Anayasa mahkemesi millet iradesinin üstünde midir ki… Bu durumda millet iradesi ne oluyor?" söylemleri… Bunlar içinde bir de hukuk okumuş olanları yok mu? İnsan büsbütün kahroluyor. Bunlar bir şey bilmiyorlar mı, yoksa milleti aptal yerine mi koyuyorlar.
Peki, bu defa ne oldu? İsviçre halkı yapılan oylama sonucunda "minare yasağı" getirmesin mi? Bizim hazretlerde bir öfke değme gitsin. "Böyle halk oylaması mı olurmuş? Bu karar temel insan hak ve özgürlüklerine aykırıymış. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gidilirse bu karar derhal bozulurmuş." Tamam doğru…
Peki, size göre halkın iradesi her şeyin üstünde, İsviçre halkı halk değil mi? Üstelik karar doğrudan halk iradesini yansıtıyor… Çifte standartlarımızdan vazgeçelim. Lütfen gülünç olmayalım beyler…